Ben bu kentin hiçbir sokağında dolaşmamak isterdim
Tuttum, senin için bu kentin her sokağında en az bir defa düştüm
Dönüp bir defa kaldırmadın…
İşte gidiyorum… Ne sokağına acıyarak, ne sokaktakine kafayı takarak, ne kendim için ağlatarak ve ne de senin için ağlayarak gidiyorum.
Üçüne beşine bakmadan, benzimi sarartmadan, ayıltmadan, bayıltmadan gidiyorum.
Hayallerimin kırıkları ayağıma batmadan ve birileri beni de satmadan, kandırmadan, kaşarlanmadan ve tüm iç organlarım bozulmadan gidiyorum.
Ben bu kentin hiçbir sokağında dalaşmamak isterdim
Tuttum, senin için bu kentin her sokağında en az bir defa kavga ettim
Dönüp bir defa ayırmadın…
İşte gidiyorum… Yüreğime Yunus’u, Hacı Bektaş’ı alarak ve gün garba dönmeden sıvışarak; geride paranıza, pulunuza ve şehvani arzularınıza bandırılmış, fabrika ayarlarıyla oynanmış Peygamber emanetini sizlere bırakarak gidiyorum.
Filistin’i, Somali’yi; hatta Suriye’yi ve Libya’yı size, Irak’ı, Çeçenistan’ı ve Doğu Türkistan’ı boynumda bir vebal gibi taşıyarak gidiyorum.
İmanımla sarıp sarmaladığım açlığımı, vicdanımı ve kardeşliğimi, garipliğimi ve garipsediğimi, merhametimi koynumda ısıtarak ve riyakârlığı, bencilliği, dünya ve âhiretin tüm köşklerini ve hurilerini sizlere bırakarak gidiyorum.
Ben bu kentin hiçbir sokağında vurulmak istemezdim
Tuttum, senin için bu kentin her sokağında en az bir damla kanımı akıttım Dönüp bir kere sarmadın..
İşte gidiyorum… Gücünün elini ayağını öptüklerinizin stratejik metresliğini, iftar çadırlarında tokalaştırdığınız kan (!) kardeşliğinizi ve mazlumların damarlarından ürettiğiniz içeceklerinizi tokuşturarak yücelttiğiniz nefretimi yüzünüze, yüzsüzlüğünüze ve âhir ömrünüze çarpa çarpa gidiyorum.
Şehit oğlunun tabutuna sarılan anne feryatlarını, ırzına geçilen yüz binlerce Fâtıma’nın Arş-ı Âlâ’yı titreten çığlıklarını ve silah sesleri ürpertisinde ölümü bekleyip ağlaşan çocukların korkularını zihnime ve yüreğime mıhlayarak gidiyorum.
Kelime-i Tevhidin ruhuma dökülen metaneti, merhameti ve eşkıyalığıyla
t a n ı b e n i.
Yüreğimin Malazgirt’ten, Kosova’dan ve Çanakkale’den zalimin ocağına düşen haykırışıyla, gözyaşlarıyla sulanmış seccadelerden arşa yükselen duaların kudretiyle a n l a b e n i.
Hazreti Peygamber’in geriye sadece iki emanet bıraktığı ey halkım!
Zalimi Bedir’de, namussuzu Hayber’de ve korkaklığı Mute’de rezil rüsva eden Âlemlerin Rabbi’ne iman eden ve sonra zihninin bütün tersanelerine girilmiş, orduları dağıtılmış ve yüreğinin her köşesi bilfiil işgal edilmiş ey halkım!
İşte gidiyorum…
Sizin olsun cipler, yalılar, magazin sayfaları ve şehvetin ucu bucağı.
Sizin olsun makyajlı ve canlı yayınlı iftar çadırları ve sizin olsun markalı örtüleriniz, entel görüntüleriniz ve güncellenmiş dininiz.
Size; siz tokken aç yatanlardan, siz son model ciplere binerken çocuğunu okutamayanlardan, doyuramayanlardan selâm ve koyunlarının sayısına aldanan Ümmü Salebe’den, altınlarının ağırlığınca yere batan Karun’dan müjde getirdim.
Şimdi gidiyorum…
Ben bu kentin hiçbir sokağında yaşamamak isterdim
Tuttum, senin için bu kentin her sokağında en az bir defa öldüm
Dönüp bir defa ağlamadın…